www.senaidemirci.net

13/12/2006

"din nasihattir" ne demek?

İhtimal ki sizin de aklınıza "nasihat" kelimesi, "öğüt" "tavsiye" gibi anlamları çağrıştırıyor.  O halde, "din nasihattir" diyen Efendimizi (asm) "din öğüttür" mü demek istemiş.  Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda hadislere sadece ilmî değil kalbî vukufiyetine da tanık olduğum muhterem  Prof. Dr. Mehmet Görmez'in makalesi, inşallah sizin de hayatınızda bir devrim yapar.. Mutlaka okuyun!

 

Peygamber efendimizin bazı hadisleri vardır ki bu hadisler hadisin özünü oluşturan ana temanın çevrildiği dilde karşılığının tam olarak bulunmamasından dolayı, anlamında değişmeler meydana gelmektedir. Bu gibi durumlarda izlenecek yol peygamber efendimizden bize kadar intikal eden rivayetler bütünü çerçevesinde hadisleri değerlendirmek ve ne anlama geldiğini tespit etmektir. Biz bu çalışmamızda Hz. Peygamber’in dini tanımlayan bir hadisini, Arapçadaki anlam kaymasından ve bu anlam kaymasının dikkate alınmamasından dolayı Türkçe’ye tercüme edilirken hadisin nasıl yanlış anlaşıldığını ortaya koymaya çalışacağız.

Din ve Nasihat

Muteber hadis kaynaklarında geçen ve günümüze kadar dilden dile dolaşarak gelen ve Temim Ed-Dari’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Din nasihattır. Biz kime (yahut kim için) diye sorduk O da Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara dedi.”

Bu hadiste geçen anahtar kavram “nasihat” kelimesidir. Hz. Peygamberin “nasihat” kelimesinden ne kastettiği belirlenmeden İslam’ın dörtte birine denk kabul edilen bu hadisin doğru bir şekilde anlaşılması mümkün değildir.

Kaynaklara göre “nasihat” kelimesinin manasını birkaç kelime ile izah etmek mümkün değildir. Çünkü bu kelimenin Arapça’da çok geniş manaları bulunmaktadır.

Nasihat, bir şeyi ve bir kimseyi içten ve gönülden sevmek, ona bağlanmak, ihlas sadakat ve samimiyet demektir. Arı, duru, saf oldu demektir. İçinde aldatma duygusu olmayan, kalbi halis kimseler için nasih veya nasuh ifadesi kullanılmıştır. Nitekim Kur’anda içten gelerek yapılan samimi tevbeler için Tevbe-i Nasuh ifadesi kullanılmıştır. Yani sahibini bir daha günaha götürmeyen halis tevbedir. Ayrıca Arapçada bir kumaş parçasının elbiseye dönüştürülmesi olayını ifade etmek için “nasuh” kelimesi kullanılmıştır. Bu sebeple Arapça’da dikiş iğnesinin bir adı “minsah”tır. Eğer biz kelimenin bu anlamını esas alacak olursak içten ve gönülden yapılan tevbeler için “nasuh” kelimesinin kullanılmasının sebebi ‘günahlarla yırtılan dinin tevbe ile yeniden dikilmesi’nden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca “nasihat” kelimesi; insanları iyiye ve güzele sevketmek için yapılan güzel konuşma vaaz, öğüt verme, tavsiye etme, ihtar etme, ibret verici ders gibi ifadelerin yerlerine de kullanılmıştır. Bizim dilimize de sadece bu anlamı ile geçmiş ve ‘nasihat edilen kimsenin hayrını istemek’ diye ifade edilmiştir.

Burada esas yapılması gereken Hz. Peygamberin “Din nasihattir” derken bu anlam gruplarından hangisini kastettiğini belirlemek konunun en önemli noktasını teşkil etmektedir. Peygamber efendimizden rivayet edilen hadislerde “nasihat” kelimesi “samimiyet, içten ve gönülden bağlılık” manasında kullanılmıştır.

Bir hadis-i şerifinde Peygamberimiz: “Müslümanın Müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Selam verdiğinde selamını almak, aksırdığında kendisine dua etmek, hastalandığında ziyaret etmek, davet ettiğinde icabet etmek, öldüğünde cenazesine iştirak etmek ve gıyabında ona karşı samimiyeti elden bırakmamak.”

Müslümanların sadece birbirlerinin yüzlerine karşı değil, birbirlerinin gıyabında da samimi olmaları, evli eşler arasında da nasihat (içten ve gönülden bağlılık) özellikle aranmıştır.

Yine bir hadis-i şerifinde peygamber efendimiz: Bir mü’min için takva’dan sonra saliha bir eş kadar hayırlı ve yararlı bir şey olamaz, emrettiğinde itaat eder, yüzüne baktığında sevinç duyar, üzerine yemin içtiğinde yeminini boşa çıkarmaz ve onun gıyabında gerek nefsi ve gerekse malı konusunda samimiyeti ve bağlılığı devam eder.

Din Nasihattır, Nasihat Samimiyettir!

‘Nasihat’ kelimesine; ihlas, samimiyet, içten ve gönülden bağlılık anlamını verdiğimiz takdirde zıt anlamı, aldatmak, kandırmak, ve iki yüzlü davranmak olur. Nitekim kaynaklarda da ‘nasihat’ kelimesinin karşılığı olarak ‘ğışş’ yani ‘aldatmak’ veya ‘adavet’ yani ‘düşmanlık’ kelimesi kullanılmıştır. Deylemi “el-Firdevs” adlı eserinde şöyle demektedir: “Her alimle oturmayın! Sadece sizi beş şeyi terk edip, beş haslete davet eden; yani şekden yakin’e, kibirden tevazuya, riya’dan ihlasa, rağmetten rahbete, adavetten nasihate davet eden alimlerle oturun.” Kurtubi’ye göre nasihatin zıddı ihanettir. Buna göre Allah’a Rasulüne, ve Kitabına karşı nasihat (samimiyet) içinde olmayanlar ihanet içindedirler. Beyhaki’ye göre Müslümanların birbirlerine karşı nasihat (samimiyet) içinde olmanın üç alameti vardır.

Bunlar:

1. Kalbin Müslümanların elem ve kederlerinden dolayı hüzün duyması

2. Müslümanların acılarına katlanmak

3. Müslümanları faydalı olan her işte bilgilendirmek.

Ebu Abdillah Muhammed b. Nasr el-Mervezi, nasihat kelimesinin asıl anlamı kim olursa olsun kalben bağlanmaktır. Nasihat farz ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Farz olan nasihat Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve haram kıldıklarından kaçınmak derecesinde bağlanmaktır, demektedir.

Bütün bu anlatılanlara rağmen gerek ülkemizde, gerekse İslam aleminin diğer bölgelerinde nasihat kelimesini aldatılmak, kandırılmak, ihanet, adavet ve iki yüzlü davranmanın zıddı olarak “ ihlas samimiyet, içten davranmak, gönülden bağlanmak” anlamı değil de “öğüt vermek, vaaz ve tavsiye, ihtar etme” gibi anlamları ön plana çıkmış ve bu hadis “din samimiyettir” yerine “din vaaz ve irşaddır” şeklinde anlaşılarak, hem dinin dörtte biri olduğu kabul edilen bu hadisin yanlış anlaşılmasına hem de Hz. Peygamberin yaptığı tek din tanımımın gözlerden kaybolmasına yol açmıştır.

Şimdi dinin dörtte birine denk gelen bu hadisin anahtar kelimesi olan ‘nasihat’i yanlış anladığımızda dinin dörtte biri vaaz ve irşad, doğru anladığımızda ise dinin dörtte biri ihlas ve samimiyet olacaktır.

Öyleyse din nasihattir, nasihat ise samimiyettir.

 

13/10/2006

Hakaret, alınganlık ve yasaklar/Herkül Milas

Kişilerin inançlarına ya da sembollere yöneltilen ‘hakaretler’ ile ilgili davalar ve mahkemelerce verilen mahkumiyet kararları konusunda bugüne dek yazmamayı daha doğru buldum.

(Kişiye yönelik bilinçli hakaret ayrı bir konudur.) Yazacaklarımın hakaret sayılabileceği kaygısını hep yaşadım. Neyi eleştirsem birileri alınacak, gocunacak, üzülecek ve yakınlarının, taraftarlarının yada hasımlarının gözünde küçük düşecek. Sonunda kızacak. Değerlerine hakaret edildiğine samimi bir biçimde inandığında da tabii kendini savunacak. Yasalar ona bu hakkı veriyorsa dava açacak. Kimileri mahkum edilecek: para cezaları, hapis… Bu nedenlerle ben de bu tür konulara bulaşmamaya çalıştım.

Zaten ‘hakaret yasakları’ tam da bu amaçla var. Bazı konularda insanların konuşmaması, eleştirel görüşlerini dile getirmemeleri için çıkartılır. Eskiden ilkel toplumlarda tabular vardı. Kimi kelimeler bile yasaklanmıştı. Tabuya karşı çıkan yok edilirdi. Ortaçağ’da toplumun inançlarına karşı farklı şeyler söyleyenler, hatta yaygın yaşam biçimlerine tam uymayanlar ateşe atıldılar, işkencelerle öldürüldüler, yakınları katledildi. Günümüzde ifade özgürlüğü temel bir haktır ama bu konuda bazı kısıtlamalar vardır.

Söylenenlerde suça teşvikin olmaması ve kişilere ve sembollere hakaretin bulunmaması gerekiyor(muş). Hakaret ise nesnel bir şey değil, alınganlık yoksa hakaret de yoktur. Yani hakaret insanın yaptığı ile değil yarattığı tepkilerle ilgili bir kategori olduğu için ve hele kimin ne zaman kendisine hakaret edildiğine vehmettiğini ben bilemeyeceğim için, iyisi mi dedim kendime, sen hakaretli konulara hiç girme. Ve girmedim. Amerika’da yaşasaydım belki bu konuda yazardım. Okuduklarımdan şunları anladım: Avrupa kültüründe ve doğal olarak Avrupa Birliği içinde ‘ötekine saygı’ temel bir değerdir; Amerika Birleşik Devletleri’nde ise ‘ötekine saygı’ya çok önem verilmekle birlikte ifade özgürlüğü en temel yasal değerdir. Atlantik’in iki yakasındaki uygulamalar da bu yüzden oldukça farklı. İlgili mahkeme kararlarına bakınca Avrupa’da ‘hakaret suçu’ sayılabilecek ve sonunda yasaklanabilecek bir davranış Amerika’da ‘ifade özgürlüğünden’ doğan bir hak sayılıyor. ‘First amendment’ (anayasalarındaki temel ifade özgürlüğü maddesi) diyor ve gocunanlara ‘gocunmamaya çalışın’ tavsiyesinde bulunuyor mahkemeler. Yani ifade özgürlüğünü kısıtlama yerine alınganlığa karşı bir tutumla karşı görüşlere karşı tahammülü tavsiye ediyorlar. Bir iki örnekle yetineceğim. ‘Toplum bir görüşü hakaret saydığı için devletin bunu yasaklama hakkı doğmaz.’ diyen mahkeme kararları sürpriz değildir (Texas v. Johnson, 1989).

İfade özgürlüğü-karşı görüşe tahammül...

Bayrağın yakılması bile yasaklanamadı ve bu yöndeki yasaklı yasa anayasaya karşı sayıldı (United States v. Eichman, 1990). 1971 yılında (Cohen v. California) mahkeme koridorlarında ‘Fuck the Draft’ yazan bir tabelayla dolaşarak askerlik karşıtı protesto bile suç kapsamına girmedi; çünkü mahkeme kararı, ifade özgürlüğünün, ifade biçimini de içerdiği yönündeydi. Yani ifade özgürlüğü hoş olmayan, kimilerince hakaret sayılan ve tahrik edici olan ifade yöntemini de içermekte Amerika’da. Sanat alanında ifade özgürlüğü ise tamamen serbest. Bir sanat eserinin (bir romanın örneğin) yasaklanması nefes almayı yasaklamak gibi bir şey sayılıyor. Bir mahkeme kararında hakim, davacıya ‘O görüntü sizi rencide ediyor ve resmedileni kendinize karşı bir hakaret sayıyorsanız o tarafa bakmayın.’ tavsiyesinde bulunmuştur. Tabii AB’de bu konular biraz farklı, Türkiye’de ise daha da farklı olduğu için ben bu ifade özgürlüğü konusunda laflar etmemeye özen gösteririm.

Oysa bu konuda yazabilmeyi çok isterdim. Belki orta ve liseyi Amerikalı hocaların çoğunlukta olduğu Robert Kolej’de (bugünkü Boğaziçi) okuduğumdan bu tür kısıtlamalar beni boğarcasına sıktığından, belki en sevdiğim insanların ve dostlarımın da Amerika’dan çok ama gerçekten çok farklı bir ülkede içime sindiremediğim sıkıntılar yaşadıklarından onlara destek olmak gereğini duymamdan doğuyor olabilir bu istek. Ama kendimi frenliyorum. Alınganlığı da çok tehlikeli bir eğilim olarak görüyorum. Alıngan bir keşiş bir zamanlar Hıristiyanların kutsal kitabının ‘tahrif edilmiş’ olduğunu savunmanın hakaret olduğunu söylemişti. Ama bu hakareti yasaklarla önlenmenin yolu başka bir kutsal kitabı yasaklamak anlamına gelmeyecek mi? Bu alınganlık bir yasaklar zinciri doğuruyor. Başbakanın karikatürleştirilmemesi ve kurumların eleştirilmemesi temel ilke; yasalar, felsefeler, dinler, mezhepler, ahlak sistemleri, hatta kişisel tercihler bile kutsallık ve dokunulmazlık kazanır aleyhlerinde söz ve yazı yasaklanırsa, ben de doğal olarak bu konuda yazmamayı seçerim.

Sonuç olarak siz okuyucular benim bu konuda ne düşündüğümü hiçbir zaman öğrenemeyeceksiniz. Kapalı toplumlarda sık rastlanan bir durumdur bu. Hatta kapalı toplumun tanımı belki de budur: Herkesin ‘kabul edilebilir’, herkesin ‘hazmedilebilecek’ lafların dışında bir şeyler yazmadığı, konuşamadığı ve duymadığı bir toplum. Böyle bir çevrede ‘fazla’ farklı olanı öğrenemezsiniz. Ben kendimi yasalara ve yasaklara bakarak hizaya getirdikçe siz de genel ifade özgürlüğü kısıtlamaları çerçevesinde farklı düşüncelerden uzak kalacaksınız. Yalnız sizin gibi düşünenleri okuyacaksınız, yalnız onlarla konuşacaksınız. Onların esprileri çerçevesinde gülecek, hakaret sayılabilecek şakaları ve hicvi yaşamayacaksınız. Ötekilerin kimi zaman farklı ve tutucu, kimi zaman farklı ve anarşist (yani sınır tanımayan), tabuları yıkan dünyalarını, değil öğrenmek, varlıklarından bile haberdar olmayacaksınız. İşte yasaklı dünya böyle bir dünyadır.

Farklılıklar yasaklanabilir mi?

Ben ise öyle meraklı bir insanım ki, elimden gelse bütün dünya insanlarıyla konuşmak, onların nasıl düşündüğünü bilmek istiyorum. Nelerle güldüklerini, neye inandıklarını ve inanmadıklarını öğrenmek güzeldir diyorum. Varsın benimle gülsünler! Ve onların inandıkları benim inancımdan farklıysa, kendim ve inancım konusunda güvenli olduğumdan, ama daha da önemlisi, farklı olanla temas sonucunda değişmemin de, değil felaket, çok ilginç bir deneyim olduğuna da inandığımdan bu farklılıklar beni hiç korkutmuyor. Beni beğenmeyenler ve inançlarıma gülenler benim için bir gerçekliktir ve tabii ki hakaret değildir. Onların farklılığına ve ifade özgürlüklerine saygım, saygıdan da öte bir güven durumudur. Yani ancak onların farklı görüşlerinin var olduğu bir ortamda kendimin ‘doğru’ saydıklarımın ‘doğruluğuna’ güven duyabilirim. Farklılığın yasaklandığı ortamda görüşlerin denenemezliği içinde artık benim kendime olan güvenim de sarsılacaktır. Güvenli bir toplumdur özgür toplum. Güvenin olmadığı durumda ise yasalar da ona göre oluyor. Yasaların benden yana işlemediğinde ben susmam da ne yapabilirim?