www.senaidemirci.net

15/1/2007

17 Ocak Çarşamba Akşamı 20.00'da Altunizade Kültür Merkezi'ne bekliyoruz...

Fasl-ı Esmâ, sözü ve müziği, rengi ve ahengi, aşkı ve meşki, muhabbeti ve sohbeti buluşturan bir program. Fasl-ı Esmâ, hem konser, hem de konferans; kısaca “konserans”. Fasl-ı Esmâ, esmâ-i hüsnâyı sadece duvarlara tablo olarak asılı olmaktan alıp, hayatın içine taşımayı, kalplere ve akıllara yazdırmayı hedefliyor. Bunu yaparken de, esmâ-i hüsnâyı ezberlemekten öte hissetmeyi, fıtratta saklı izlerini bulmanın yollarını gösteriyor. Fasl-ı Esmâ, alanlarında başarılı çalışmalara imza atmış üç ismi bir araya getiriyor.

Senai Demirci’nin şiirsel esmâ-i hüsnâ yorumları Halil Necipoğlu’nun besteleri ve sesiyle, Yurdal Tokcan’ın müzik yönetmenliğinde seyirciye sunuluyor. Allah’ın güzel isimleri “esmâ-i hüsnâ”nın anlamları sıcacık bir sohbetin ve neşeli bir müziğin eşliğinde insanın içine doğru taşınıyor. Programda, ayrıca, bir esmâ merkezli bir temâ etrafında konuşmak üzere konuk konuşmacı bulunuyor.

Her ayın üçüncü Çarşambası Üsküdar Belediyesi Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi’nde icra edilen fasl-ı esmâ konseranslarının ilki 17 Ocak 2006 Çarşamba akşamı saat 20.00'da.

 

Ocak ayı programının teması, 2007 yılının “Mevlânâ Yılı” ilan edilmesi vesilesiyle, “Mevlâna’da Esmâ Anlayışı”, program konuğu ise Mesnevî yorumlarıyla tanınan Cemalnur Sargut hanımefendi...

 

11/1/2007

eylemini niyetine kurban et

İnsan yapıp ettiklerinden mi ibarettir? İnsan ortaya koyduğu eserler ile, ardı sıra bıraktıklarıyla mı ölçülmelidir? Kıymetini kametini eylemleriyle mi ortaya koyar insan?

Kalbi ve ruhu, aşkı ve vicdanı nerededir insanın? Sadece üst üste koyduğu tuğlaların yüksekliği ile mi değerlendirirsiniz bir duvar ustasının kıymetini meselâ? Duvar ustasının tuğlaları aşk ü şevk ile döşemesi ile isteksiz ve husursuz döşemesi arasında fark yok mudur? Kalbi nerededir ustanın? Aşkı hangi perdenin ardındadır? Ustanın aşkını ve iştiyakını alıp masanın üzerine koyabilir miyiz? Bir terazi kefesinde tartabilir miyiz kalbinin acılarını? Bir hoparlöre aktarabilir miyiz vicdanının sesini? Elinin tuğlaya şevkle dokunuşunu duvarda farkedebilir miyiz? Yoksa, duvarın düzgünlüğü arkasında unutur muyuz ustanın iç hallerini? Yoksa, ustanın ruhunu ve kalbini, aşkını ve şevkini de duvarın harcı mı sayarız?

 

Usta kim olursa olsun sadece duvara mı bakarız? Usta ne halde olursa olsun duvara mı gömeriz cümle hallerini?

 

Batılı “kişisel gelişimci”lere bakılırsa, insan eylemleri kadardır? Edimleri neyse, insan da o kadardır. Kişi, eylemleri üzerinden gelişir. Başarı ve başarısızlık fiiller üzerinden ölçülür.

 

Eylem dışa dönüktür; kişinin elinde görünür. Fiili monitörize edebiliriz, seyredebiliriz, ölçebiliriz.

 

Peki ya insanın gelişimi sadece ölçülebilene ve gözlemlenebilene mi bağlıdır? İnsanın gelişiminin dinamiklerini sadece görünen üzerinden yoklamak mümkün müdür? İnsan dışına taşırdığı eylemlerden mi ibarettir? İnsanın içinde, dışına rağmen, dışından ayrı, dışına taşandan fazla ya da az başka şeyler yok mudur?

 

İnsanı görünür olan üzerinden tanımladığımızda, onu kabaca bir makineye, tanımlanmış ve belirlenmiş eylemleri icra eden ruhsuz bir mekanizmaya indirgemiş olmaz mıyız? Onun görünmeyen özünü, görüneni şeffaf bir örtü gibi saran içsel yönelimlerini boşa çıkarıp içinde kıpırdayıp duran duyguları işlevsiz ve anlamsız kılmaz mıyız?  

 

Bilmem, hiç dikkatinizi çekti mi? Ben, “kişisel gelişim” teorilerinin herhangi bir yerinde “niyet” kavramına hiç rastlamadım. Niyet, eylem ya da amel gibi değildir. Görülemeyen, izlenemeyen, ölçülemeyen bir kavramdır. Niyetinizi başkalarına gösteremezsiniz; sadece kendiniz bilir, görür ve farkedersiniz. Kendinizi aynada seyreder gibi, kendinizle göz göze gelirsiniz niyetinizle. Kendinize görünür olduğunuz yerdir niyet. Kendinize görünür olduğunuz yer ise Rabbinize görünür olduğunuz yerdir. Şu halde, niyetinizin iyi/kötü oluşu ancak kendinizin bildiği bir şeydir. İyi niyetle kötü bir eylemde bulunabilirsiniz. (Kaş yapayım derken göz çıkaranlardan biri olabilirsiniz!) Kötü bir niyetle iyilik de yapabilirsiniz. (Hırsızlık niyetiyle girdiğiniz evde pencereyi açık unutup bir aileyi soba zehirlenmesinden kurtarabilirsiniz!) Yani ki niyetiniz kendinizle hesaplaştığınız alandır.

 

Niyetin hesaba katılmadığı yerde, erdemi ancak başkalarının tanıklığında tanımlayabilir ve inşa edebilirsiniz. Niyeti yok sayan ve sadece eylemi öne çıkaran gelişim kulvarı, sizi başkalarının gözünün önüne yığar. Başkasının olmadığı yerde erdemli olup olmamanız söz konusu değildir. Buna göre, nezaket gibi bir erdemi bir başkasının huzurunda sınayabilir ve inşa edebilirsiniz. Başkasının olmadığı yerde nezaket yok gibidir. Sanki insan kendisine incelik borçlu değildir. Karanlıkta dans edilmez.

 

Buna göre, hiçbir kişisel gelişim kitabında “gıybet” diye bir kötülük konu edilemez. Çünkü “gıybet” birisi hakkında, üstelik kardeşiniz olan birisi hakkında, onun yokluğunda, gıyabında,  bile-isteye, duyacak olsa hoşlanmayacağını bildiğiniz doğru şeyler söylemektir.

Gıybet etmemek, bir başkasının yokluğunda, onun hiç duymayacağından emin olsanız bile, dilinizi doğruyu söylemekten bile geri çekmektir. Oysa, konuşmak ve bunu bir başkasına işittirmek bir eylemdir; ölçülebilir ve gözlemlenebilir. Peki ya, doğruyu ifadelendiren bir konuşma neden erdem sınırlarının dışında görülsün?

 

Bizi kimsenin duymadığı, kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği yerde yine de “erdemli” kılacak bir gelişim kulvarı sunmuyor bize “kişisel gelişim”. “Ölü kardeşinin etini seve seve yemek” gibi bizzat Rabbimiz tarafından “tiksindirici” bir eylem olarak tanımlanan gıybeti yapıp/yapmama konusundaki yaptırımı nereden alacağız? Tam da başkasının yokluğunda ortaya çıkan bu eylemi “niyet” kavramını hesaba katmadan gelişimimize dahil etmek mümkün görünmüyor.

 

Niyet sözkonusu olduğunda, insanın içine dalıyoruz birden. Vicdanına temas ediyoruz. Kalbine iniyoruz. Elinden gelenlerden beriye, ağzından çıkanlardan içeriye bakmak zorunda kalıyoruz.

 

Bu yüzdendir ki, hadisleri yorumlayan bir çok mana büyükleri, “ameller niyetlere göredir” hadisini en başa koyar. Bu hadise göre, niyetsiz eylemin kıymeti yoktur. Eylem insanın elinden, dilinden değil, içinin de içinden, kalbinden, vicdanından başlar. Niyet, kendini âlemde nereye koyduğunla ilişkilidir. Kimselerin bilmediği yerde, kimselerin duymadığı, görmediği yerde tanımlamaya zorlar kendini. Aynada kendi gözlerinin içine bakar gibi, kendini kendinle baş başa bırakır. Kendinle başbaşa kaldığın yerde ise her şeyi bilen, her şeyi işiten, her şeyi gören Rabbinle yüzleşirsin.

 

Rabbinle yüzleştiğin yerde ise imanın sınanır. O’nun gördüğüne, O’nun bildiğine, O’nun hesap soracağına ne kadar canlı, ne kadar ciddi inanıyorsun? Buna göre, önemli hadis kitaplarında “Ameller niyetlere göredir” hadisinin “iman” başlığı altında zikredilmesi şaşırtmamalı bizi.

 

Bu çerçevede, ömür boyu kulağıma küpe olacak bir “nasihat” aldım geçenlerde. Hadis  Doç. Dr. Mehmet Görmez’in “Din nasihattir” hadisini başlık edinen makalesi, hiç ummadığım bir yere götürdü beni. Evvelemirde, “din öğüttür/tavsiyedir.” anlamında zihnimize yerleşen bu hadisin, bizi kimselerin görmediği/bilmediği yerde bir hesaplaşmaya çağırdığını farkettim hayretle. Eğer hadisteki “nasihat”i “öğüt” yahut “tavsiye” şeklinde anlarsak, ancak bir başkasının olduğu yerde uymamız gerekiyor bize söylenene. Tavsiye de öğüt de dışa dönüktür, bir başkasının kulağına doğrudur. Ama muhterem Mehmet Görmez’den öğreniyoruz ki, “nasihat”in ilk anlamı “içtenlik”tir. Kur’ân’da içten gelerek yapılan samimi tevbeler için “tevbe-i nasuh” ifadesi kullanılır. Mumundan arındırılmış saf bal için de “n-s-h” kökünden gelen sıfatlar kullanılır. Öyleyse, “nasihat” bizi kendi içimize, kendi içtenliğimize havale ediyor. “Öğüt” yahut “tavsiye” dışa görünen eylem iken, “içtenlik”, “samimiyet”, “ihlas” derinimizde gerçekleşen ve kimseye görünmeyen niyetin ekseninde kalıyor. Nasihat, eylemi niyetin terazisinde tartıyor.

 

Gel gelelim, bunca açıklamanın kurbanla ilişkisine... İbrahim’in(as) İsmail’i(as) kurban etmesi, sadece eylem düzleminde bakılırsa, akim kalmış, sonuca ulaşamamış, başarısız bir teşebbüstür. Bıçak, İbrahim’in (as) onca çabasına, İsmail’in (as) onca teslimiyetine rağmen kesmemiştir. Kesme eylemi körelmiştir.

İbrahim(as) de, İsmail(as) de niyetleri üzerinden sınanmışlardır kurban kıssasında.

İbrahim’in[as] İsmail’i[as] kurban etmesinde, amel niyete kurban edilmiştir. Bıçak kesmemiştir. Ama bıçağı bile kesen niyet keskinleşmiş, hep keskin bırakılmıştır. Şimdi, kurbanımıza bıçağı vururken, kurbanın bizi eylemimizle yanaşamadığımız, ulaşamadığımız Rabbin rızasına yakın eyleyen bir kurb anı olduğuna yeniden inanmamız gerektir. Öyle ya O’nun katına kurbanların kanları ve etleri ulaşmaz. Kan da et de, kurban kesme eylemimizin ürünleridir, görüntüleridir. O’nun bizi gördüğünü bilerek, O’nu görür gibi yaşama keskinliğini bileyen niyetimiz ve içtenliğimizdir görünmeyenimiz.

İç/ten kesebiliyor muyuz kurbanı? 

 

 

 

 

Not: Tam da bu yazıda ifadelendirmeye çalıştıklarımı düşündüğüm günlerde, “Gayrimeşru yoldan kazanılan parayla kurban kesmek caiz olur mu?” sorusu gündeme düşüvermişti. Diyanetimiz bu soruyu bir şekilde cevaplamaya çalışırken unuttuğumuz, unutmamız istenilen bir sır da cevapsız kalmaya mahkum ediliyordu. Dikkat edin; parayı meşru yoldan kazanıp kazanmamak vicdanî bir iştir; öyle her göze görünmez; hatta meşruluğun çağdaş normlar içinde tanımlandığı bu çağda görünür olsa da “gayrimeşru” olarak görünmez. Yani meşru para kazanarak hava atamazsınız, çünkü ortaya görünür bir şey çıkaramazsınız. Ama kurban kesmek dinin görünür kısmıdır; hava atma eylemine konu olabilir; kesmezseniz ayıplanabilirsiniz. Bakın, dinin özü, folklorik de olabilen yanına nasıl da feda ediliyor? Niyet, eylemin gerisinde kalıyor.  Hacca ya da umreye gitmek de görünür bir eylemdir; dolayısıyla çoğu kez görüntüye taşınmayacak namazdan öne çıkabilir. Hele de oruç tutmak hiç mi hiç gösterilebilir bir eylem değildir ama iftar vermek, iftara gitmek, iftar etmek, iftar yemeğinde buluşmak görünür olandır. Aynı şekilde, toplam 20 rekatı tuttturmak üzere hızlı ve sığ kılınan teravih namazlarında da, görünür olana yani 20 rakamına önem veriyoruz da, görünür olmayana, örneğin bir secdede 200 rekatlık bir huşu içinde O’na teslim olma huşuuna çalışmıyoruz.

30/12/2006

Kalbimiz Tacikistan'da kaldı....

Bayram süresince, sevgili kardeşim Yusuf Özkan Özburun'la İHH'nın Tacik müslümanları için topladığı kurban yardımlarını dağıtmak, kurbanların kesimine nezaret etmek üzere Tacikistan'da olduk.. Yüzde 97'si müslüman, idarecileri de müslüman olan bir memleketin başkentinde (Duşanbe) ezan sesinin yasak olduğu için hiçbir vakit duyulmayışının hüznüyle, komünist rejimin tasallutundan resmen kurtulmuş olmakla birlikte hala daha psikolojik ve sosyal olarak kurtulunamadığını görmenin şaşkınlığı ile, her şeye rağmen yaya kaldırımına ayak basan yayaya ülkemizde gösterildiğinin bin katı saygı gösterildiğini görmenin tesellisiyle, yine her türlü yoksulluğa rağmen insanların gönüllerinin zengin olduğunu görmenin huzuruyla, bayram boyu her evde her gelene hiç kimlik sormaksızın dilediği kadar yiyebileceği ve ardından çekip gidebileceği özel bayram sofralarının hazırlandığını, bu sofraların bayram boyu hiçbir saat kaldırılmadığını görmenin sevinciyle, böylesi fakir kardeşlerimizin evlerini ve yurtlarını huzurumuzun zekatı olarak görmemiz gerektiğini farketmenin itminanı ile sizi selamlıyoruz, efendim..

 

Not: Tacikistan fotoğraflarını en yakın zamanda burada yayınlayacağız inşallah....

 

Senai Demirci

Yusuf Özkan Özburun

27/12/2006

yazdığımı yarın okuyamayacaksın!

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.

“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?

 

Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.

 

Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde!

 

Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.

 

Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?

 

Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.

 

İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi, “şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına.. 

 

İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyor olacaksın…

 

Bugünü uyanık geçirmek istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane!

 

İyi uykusuzluklar!

20/12/2006

yıldızlarla oynamak ister misin?

Programın adı Stellarium. Engin’den (Engin arkadaşım; senin de böyle dostların olmalı; dosdoğru ve delikanlı!) öğrendiğime göre gelişim aşamasında. Giderek büyüyor ve hızlanıyor. Çok sayıda uzman her geçen gün yeni detaylar ekliyor.

Klavyenin tuşları arasında sıkışıp kalan, elinin altındaki mouse’un tıkları kadar gerçekliği olan, joy-stick’in ucuna tutunmakla yetinen bir oyun değil bu... Tıpkı google.earth (google.earth’da yeryüzünün dilediğin bölümünü, tabî yeterince parayı gözden çıkarırsan, uydudan seyredebiliyorsun!) gibi seni gerçekliğin üzerinde gezdiren, varlığın kıpırtılarına temas ettiren ama yine de screen’in ardında kalıp ekranındaki elektronların oynaşmasından ibaret bir sanallığa mahkum.

Stellarium’da dünyanın istediğin bölgesine ve zamanına gidip, oradaki ve o zamandaki gökyüzünü seyredebiliyorsun. Yıldızları, Güneş’i, Ay’ı... Programı ayarlayıp gözünü diktiğin yerdeki gökyüzünde yıldızların akışını yıllar, hatta yüzyıllar içinde seyredebiliyorsun. Tıpkı bir derede suyun akışını izler gibi... Kolayca ve hızlıca...

Yazıyı yazarken açtım programı. Doğum günümü işaretlemişim meğer. Merak işte! Doğduğum gün acaba gökyüzü nasıldı? İşin doğrusu, doğduğum günün gökyüzünü, bugünün gökyüzünden çok da farklı bir yanı yok! Aradan geçen kırk küsur seneye rağmen, gökyüzünde yıldızlardan -en azından benim bildiğim kadarıyla- eksilen yok, ayrılan yok, ölen yok, yaşlanan yok. Oysa, ben doğduğum gecenin gökyüzünden bugünkü gökyüzüne kadar neler yaşadım neler! Kaybettiğim sevdiklerim oldu. Hayatıma yeni sevdiklerim girdi. Kaybettiklerim de kaybedeceklerim de arttı. Hiç beklemediğim üzüntüler yaşadım. Hiç ummadığım mutluluklar tattım.

Göğün yangınlardan daha fazlasını göğsümde yaşadım ben. Sen de öylesin, sevgili zamane! Gökte her biri dünyanın binlerce katı büyüklüğünde yıldızları küçük noktalar eyleyerek çizilen resimlerden daha fazla değişkenin var teninde! Dünyalar dolusu alevleri yutan galaksilerin yiyip bitirdiği, besleyip büyüttüğü yangınlardan daha ateşlisi var yüreğinde! Binlerce yıl içinde sönüp giden, bir anda parlayıp gökleri kan kızılı ateşlere boyayan kırılmalardan daha derinini buluyorsun ayaklarının ucunda!

Stellarium’da zamanı 1950’ye ayarlayıp herhangi bir günün göğüne bakıyorum. Biliyorum ki, ben o göğün altında değilim. Adım yok henüz yeryüzünde. Adımım da yok! Ortalıkta yokum ve yokluğum kimsenin umurunda değil. Bir de 2100 yılına ayarlıyorum. Eh, 137 yaşımı göremeyeceğime göre, programda gördüğüm gökyüzünün altında olsa olsa mezarım duruyor olacak. Sıradan bir toprak yığınına düşecek gün ışığı o sabahların birinde.

Dehşete kapılıyorum. Bir çırpıda zıpladığım o yıllar benimle birlikte ne çok şeyi deşip dağıtacak, ne çok insanı bilmediği beklemediği uzaklara savuracak. Ayrılıklar, kırgınlıklar, ölümler, sevdalar... Yıldızlar sessizce dans ederken, aşağıda şiirlerin anlatamadığı hüzünler, gizli sancılar yaşanacak. Güneş yine usulca sokulurken yeryüzünün ufkuna bir yüzyıl sonra, şimdilerde zalim olanlarla mazlum olanlar aynı toprakta erimiş olacak... Bir gece yarısı Bağdat’ın yoksul evlerinden birinde bir anne ile emzirdiği yavrusunu sadece bir düğmeye basarak yakıp kavuran Amerikan askerinin üzerine de öldürdükleri gibi toprak atılacak. Sözgelimi, İsrail başbakanları Ehud Olmert ve Ariel Şaron da, sırf taş atıyorlar diye katlettikleri delikanlılarla ve genç kızlarla aynı tarafta olacak en fazla bir yüzyıl sonra... ABD başkanları George Bush ve oğlu George W. Bush da terörist diye öldürülen, öldürülmesine göz yumulan, işkence ve tecavüze uğrayan Iraklı, Afganlı, Vietnamlı insanlarla aynı sıfatı taşıyacak: “ölü”.

Zamaneyiz hepimiz, sevgili zamane...

Stellarium’da ya da yeryüzünde şimdi hayran olduğun “star”lar şimdi-lik yeryüzündeler... Şimdi-lik yaşıyoruz, hiç ölmeyecekmiş gibi.. Şimdi-lik kafamıza göre takılıyoruz, hiç hesap sorulmayacakmış gibi...

Ama şimdilik, sevgili zamane, sadece şimdilik..

Şimdilik sıra sende olduğu için hayattasın..

Sırasını savmışlardan sonra geldiğin için sırasını savacaklar arasındasın...

13/12/2006

"din nasihattir" ne demek?

İhtimal ki sizin de aklınıza "nasihat" kelimesi, "öğüt" "tavsiye" gibi anlamları çağrıştırıyor.  O halde, "din nasihattir" diyen Efendimizi (asm) "din öğüttür" mü demek istemiş.  Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda hadislere sadece ilmî değil kalbî vukufiyetine da tanık olduğum muhterem  Prof. Dr. Mehmet Görmez'in makalesi, inşallah sizin de hayatınızda bir devrim yapar.. Mutlaka okuyun!

 

Peygamber efendimizin bazı hadisleri vardır ki bu hadisler hadisin özünü oluşturan ana temanın çevrildiği dilde karşılığının tam olarak bulunmamasından dolayı, anlamında değişmeler meydana gelmektedir. Bu gibi durumlarda izlenecek yol peygamber efendimizden bize kadar intikal eden rivayetler bütünü çerçevesinde hadisleri değerlendirmek ve ne anlama geldiğini tespit etmektir. Biz bu çalışmamızda Hz. Peygamber’in dini tanımlayan bir hadisini, Arapçadaki anlam kaymasından ve bu anlam kaymasının dikkate alınmamasından dolayı Türkçe’ye tercüme edilirken hadisin nasıl yanlış anlaşıldığını ortaya koymaya çalışacağız.

Din ve Nasihat

Muteber hadis kaynaklarında geçen ve günümüze kadar dilden dile dolaşarak gelen ve Temim Ed-Dari’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Din nasihattır. Biz kime (yahut kim için) diye sorduk O da Allah’a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların (meşru) idarecilerine ve bütün Müslümanlara dedi.”

Bu hadiste geçen anahtar kavram “nasihat” kelimesidir. Hz. Peygamberin “nasihat” kelimesinden ne kastettiği belirlenmeden İslam’ın dörtte birine denk kabul edilen bu hadisin doğru bir şekilde anlaşılması mümkün değildir.

Kaynaklara göre “nasihat” kelimesinin manasını birkaç kelime ile izah etmek mümkün değildir. Çünkü bu kelimenin Arapça’da çok geniş manaları bulunmaktadır.

Nasihat, bir şeyi ve bir kimseyi içten ve gönülden sevmek, ona bağlanmak, ihlas sadakat ve samimiyet demektir. Arı, duru, saf oldu demektir. İçinde aldatma duygusu olmayan, kalbi halis kimseler için nasih veya nasuh ifadesi kullanılmıştır. Nitekim Kur’anda içten gelerek yapılan samimi tevbeler için Tevbe-i Nasuh ifadesi kullanılmıştır. Yani sahibini bir daha günaha götürmeyen halis tevbedir. Ayrıca Arapçada bir kumaş parçasının elbiseye dönüştürülmesi olayını ifade etmek için “nasuh” kelimesi kullanılmıştır. Bu sebeple Arapça’da dikiş iğnesinin bir adı “minsah”tır. Eğer biz kelimenin bu anlamını esas alacak olursak içten ve gönülden yapılan tevbeler için “nasuh” kelimesinin kullanılmasının sebebi ‘günahlarla yırtılan dinin tevbe ile yeniden dikilmesi’nden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca “nasihat” kelimesi; insanları iyiye ve güzele sevketmek için yapılan güzel konuşma vaaz, öğüt verme, tavsiye etme, ihtar etme, ibret verici ders gibi ifadelerin yerlerine de kullanılmıştır. Bizim dilimize de sadece bu anlamı ile geçmiş ve ‘nasihat edilen kimsenin hayrını istemek’ diye ifade edilmiştir.

Burada esas yapılması gereken Hz. Peygamberin “Din nasihattir” derken bu anlam gruplarından hangisini kastettiğini belirlemek konunun en önemli noktasını teşkil etmektedir. Peygamber efendimizden rivayet edilen hadislerde “nasihat” kelimesi “samimiyet, içten ve gönülden bağlılık” manasında kullanılmıştır.

Bir hadis-i şerifinde Peygamberimiz: “Müslümanın Müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Selam verdiğinde selamını almak, aksırdığında kendisine dua etmek, hastalandığında ziyaret etmek, davet ettiğinde icabet etmek, öldüğünde cenazesine iştirak etmek ve gıyabında ona karşı samimiyeti elden bırakmamak.”

Müslümanların sadece birbirlerinin yüzlerine karşı değil, birbirlerinin gıyabında da samimi olmaları, evli eşler arasında da nasihat (içten ve gönülden bağlılık) özellikle aranmıştır.

Yine bir hadis-i şerifinde peygamber efendimiz: Bir mü’min için takva’dan sonra saliha bir eş kadar hayırlı ve yararlı bir şey olamaz, emrettiğinde itaat eder, yüzüne baktığında sevinç duyar, üzerine yemin içtiğinde yeminini boşa çıkarmaz ve onun gıyabında gerek nefsi ve gerekse malı konusunda samimiyeti ve bağlılığı devam eder.

Din Nasihattır, Nasihat Samimiyettir!

‘Nasihat’ kelimesine; ihlas, samimiyet, içten ve gönülden bağlılık anlamını verdiğimiz takdirde zıt anlamı, aldatmak, kandırmak, ve iki yüzlü davranmak olur. Nitekim kaynaklarda da ‘nasihat’ kelimesinin karşılığı olarak ‘ğışş’ yani ‘aldatmak’ veya ‘adavet’ yani ‘düşmanlık’ kelimesi kullanılmıştır. Deylemi “el-Firdevs” adlı eserinde şöyle demektedir: “Her alimle oturmayın! Sadece sizi beş şeyi terk edip, beş haslete davet eden; yani şekden yakin’e, kibirden tevazuya, riya’dan ihlasa, rağmetten rahbete, adavetten nasihate davet eden alimlerle oturun.” Kurtubi’ye göre nasihatin zıddı ihanettir. Buna göre Allah’a Rasulüne, ve Kitabına karşı nasihat (samimiyet) içinde olmayanlar ihanet içindedirler. Beyhaki’ye göre Müslümanların birbirlerine karşı nasihat (samimiyet) içinde olmanın üç alameti vardır.

Bunlar:

1. Kalbin Müslümanların elem ve kederlerinden dolayı hüzün duyması

2. Müslümanların acılarına katlanmak

3. Müslümanları faydalı olan her işte bilgilendirmek.

Ebu Abdillah Muhammed b. Nasr el-Mervezi, nasihat kelimesinin asıl anlamı kim olursa olsun kalben bağlanmaktır. Nasihat farz ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Farz olan nasihat Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve haram kıldıklarından kaçınmak derecesinde bağlanmaktır, demektedir.

Bütün bu anlatılanlara rağmen gerek ülkemizde, gerekse İslam aleminin diğer bölgelerinde nasihat kelimesini aldatılmak, kandırılmak, ihanet, adavet ve iki yüzlü davranmanın zıddı olarak “ ihlas samimiyet, içten davranmak, gönülden bağlanmak” anlamı değil de “öğüt vermek, vaaz ve tavsiye, ihtar etme” gibi anlamları ön plana çıkmış ve bu hadis “din samimiyettir” yerine “din vaaz ve irşaddır” şeklinde anlaşılarak, hem dinin dörtte biri olduğu kabul edilen bu hadisin yanlış anlaşılmasına hem de Hz. Peygamberin yaptığı tek din tanımımın gözlerden kaybolmasına yol açmıştır.

Şimdi dinin dörtte birine denk gelen bu hadisin anahtar kelimesi olan ‘nasihat’i yanlış anladığımızda dinin dörtte biri vaaz ve irşad, doğru anladığımızda ise dinin dörtte biri ihlas ve samimiyet olacaktır.

Öyleyse din nasihattir, nasihat ise samimiyettir.

 

6/12/2006

Left Click! Sol Tıkla!

Sevgili zamane,

 

Belki hiç hatırlatan olmadı sana, belki bilgisayar oyunlarının karmaşık menülerinde yer almadığı için hiç duymadın. Aç gözünü hele,  sana “sıla-yı rahîm”i anlatmaya geldim. Merak etme, zamanını almayacak bu sözcük. Seni öyle sözel sayısal telaşlara da koşturmayacak. Sözlüde yahut yazılıda sorulmayacak. Hayatını çoktan seçmeli tercihlerin kıvrımınlarına sıkıştıranların da unuttu(rdu)ğu “sıla-yı rahîm”, sana  aradığın mutluluğu bulduracak.

 

Üstelik öykü de anlatıyorum, bak:

 

İki saka, yani sucu, yolda karşılaşırlar. Biri diğerine,“Kardeş, bana kırbandan bir tas su verir misin? Çok susadım” der. Öteki şaşırır; “Be şaşkın. Bende kırba varsa sende de kırba var. Neden kendi kırbandan doldurup kendi suyunu içmiyorsun?” Cevap dikkat çekicidir; “Haklısın kardeş, bende de su var sendeki gibi ama ben kendi suyumu içmekten bıktım.”

 

 

Hangi kalp su billûrluğunu bile pusta bırakan bu serin çağrıya duyarsız kalabilir ki? Hangi vicdan, içinde biriktirdiği hasret pınarını dudağından dupduru döküveren bu dostu karşılıksız bırakır ki? 

 

Sorun su içmek değil; birinin elinden su içmektir aslında. Birinin elinden su içerken, dudağına sudan fazlası dokunur. Sevdiğinin elinde terleyen kadehi dudağına götürürken, damağına su yerine aşk dökülür; boğazında sevdanın en tatlısı düğümlenir, içine muhabbetin denizi taşar.

 

Öyle değil mi?

 

Rahmetle vuslat kurmak, merhamete dokunmak demek “sıla-yı rahîm”. Merhamete dokunmanın yolu anababayı, akrabayı, yetimi öksüzü, yolda kalmışı, fakir fukarayı gözetmekten geçer. Çünkü, onları düşünür düşünmez, içinden bir parça kopar, benliğinden bir tuğla düşer, bencilliğinin kabuğu çatlar, kendinden bir şey eksilir gibi olur. Öyle vurdumduymaz, öyle sıcak ve yumuşacık akıp gitmez hayatın. Onları dert edinmeyerek, kendinden uzakta tuttuğun şey her ne ise, seni içindeki merhametten de uzak tutuyor olmalı... Yanına usulca sokulan bir dilenci, seni niye rahatsız eder ki? Sende olup senin de uyutup unuttuğun merhameti hatırlatır sana. Seni sana çağırır dilenci. Kendi içinde susturduğun merhametin sesini taşır kulaklarına..

 

Bir de şunu oku:

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar ve Almanlar Stalingrad’da çarpışmaktadır. Mikhail Goldstein yılbaşı gecesi moral olsun diye Rus askerlerine tek kişilik bir keman konseri verir. Melodiler hopörler yoluyla Alman askerlerinin siperlerine kadar ulaşır, ateş birden kesilir. O acayip sessizliğe, Goldstein’ın yayından akan müzik hükmeder. Bitirdiğinde, Rus askerleri üzerine derin bir sessizlik çöker. Büyüyü, Alman bölgesindeki höparlörden gelen bir ses bozar. Kırık dökük bir Rusçayla şunu rica eder Alman subayı: “Biraz daha Bach çalın. Ateş açmayacağız!”

 

William Craig’in Enemy at the Gates kitabından bu anektodu alıntılayan Slavoç Žižek, böylesi haller için “kırılgan temas” tabirini kullanıyor. (Bk. Kırılgan Temas, Slavoç Žižek, Metis Yayınları) Çok hoşuma gitti bu tabir! “Hah, işte bu!” dedim...

 

Müzikten az önce –ve ne yazık ki, müzikten hemen sonra da!-birbirlerine kurşun yağdıran askerler o anda, dışlarında olup biten savaş halini kıran bir şeyi farketmişlerdi. İçlerinde kırılgan olan şeyle temaslarını sağlayan bir deneyimdi bu.  O kırılgan şey, elleri tetikteyken unuttukları merhametleri olmalarıydı. Sucunun bir başkasının elinden su içmek isterken peşine düştüğü o tatlı serinlik gibi. Aramızdaki farklılıklara, hatta düşmanlıklara rağmen, öteki ile aynı olan yanımızı arar buluruz böyle zamanlarda. Kırılgan merhametimizle temasımız başlar. İçinde kendin olmadığın, içine kalbini koyamadığın mekanlar arasında gidip gelirken, birden, ayak altında süründürdüğün, telaşla paspasın altına sakladığın o yanını, kırılgan temas noktanı farkedersin.

 

İçinde akıp duran ama bir türlü yıkanamadığın şefkat ırmağının kıyısında bulursun kendini. Şaşırırsın! O kadar şaşırırsın ki, şaşırdığına şaşırırsın!

 

Sanki içinde bir başkasının plağını (CD mi demeliydim?) çalıyorsun. Sana göre formatlanmamış, senin komutlarını tanımayan bir program konuluyor kalbinin hard-diskine. Sen, kazancını da, kaybını da, tuşlar üzerinden kurgulanmış yönlendirmelere düğmelemişsin. Ekranda elektronlar oynuyor aslında, ne sen gol atıyorsun, ne de adam kurtarıyor ya da öldürüyorsun. Sana öyle görünüyor sadece... Joy-stick’le sen mi oynuyorsun, yoksa joy-stick seni mi oynatıyor?

 

Mutluluğunu kendinin dışında, kendine uzak noktalar üzerinden tanımlamanı isteyenlere söyleyeceğin bir şey olmalı sevgili zamane! Sahici olman için içindeki o kırılgan teması bulmanı umuyorum.

Mouse’unu avucuna alır gibi avuçla şimdi kalbini.. Sol tıkla!

28/11/2006

Hızır’ın sırrında saklı Musâ’nın aklı/ğı

“Bir zaman, bir asker, meydan-ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki; sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı, ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu haliyle beraber uzun bir yolculuğu var.”

 

Seni bugünden yarına taşıyan varlık geminde hiç yara olsun istemezdin. Teninde ne bir çizik olmalıydı ne bir sancı dokunmalıydı kalbine. Sürgünsün ömrünün darlığına. Sevdaların başını sokamıyor dünyanın kuytusuna. Bir tutam hırçın kırmızısın ağarmayan karanın bahtında. Nefesine dolanmış arsız çığlıklar. Sesini eşkıyalar yağmalamış; suskunun uçurumunda her hece tutunacağın son dal. Sağır gecelerin ayazında kavrulmuş iç huzurunun nazlı tohumları. Eksilmişsin. Dünyanın ölümcül dalgalarında salınıp duran huzurun iki yanından delinmiş. Suçsuz yere irtifasından edilmiş umutların. Durduk yerde kalbin güvertesinde büyüttüğün neşveler hüznün sularına batmış. Acizsin; başına geleceklere karşı dayanağın yok. Yoksulsun; elinde tuttuklarını tutmaya mecalin yok; elinden tutanları saklayacak sığınağın yok.

 

“...o biçare asker sensin. O iki yara ise, birisi müz'iç ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir.”

Mûsa’nın[as] hayreti gırtlağında düğüm düğüm büyüyor: “Halkını boğmak için mi deldin gemiyi?”

 

***

Karşı kıyıya geçmeden tükeniyor varlığın. Nefesin ecele yazılı. Derin bir mezar kazıyor zaman hatıranın üstüne. Taşa çiziliyor her akşam hüsrânının resmi. Göz bebeğinde büyüttüğün hâreler sönmeye hazırlanıyor. Ayaklarının altından giderek çekiliyor kumlar; seni süzüyor boğumunda dar vakitler. Ölüme b/akıyor göz bebeklerin. Ol hikâyenin kahramanısın ki arttıkça yitiyorsun şafağın koynunda. Ak örtülere sarıyor seni saatler. Her gece seni sessizliğe kefenliyor. Gövden d/iri bir tabut gibi her daim toprağa, toprağa indiriliyor. Ensende nefesini tüketmeye kurulu o sıcak nefesi hiç eksiltemiyorsun. Akrep yelkovanla nöbetleştikçe bin akrep ısırığı yiyor ömrünü. Yırtıcı bir arslanın önü sıra nefes nefese koşar gibisin.

 

“...o arslan ise eceldir.”

Mûsa’nın[as]isyanı sarıyor nefesini: “Tertemiz bir canı katlettin ha!”

***

 

Hazların köşeye sıkışıyor. Lezzetlerin zevâlin uçurumuna düşüyor. Ayağının altında uçurumlar büyüyor. Yürüdüğün yerler kuyular açıyor kalbine.  Yusufleyin gömleğin kanlanıyor; zaman bezirgânının elinde ucuza satılıyorsun. Ederini kimseler bilmiyor. Hiç sebepsiz, hiç zamansız bir ölüm gözlüyor yolunu. Seni ve sevdiklerini, seni ve sevdalarını dar ağacının gölgesine yanaştırıyor her an. Sen kaçtıkça, şah damarına daha sıkı sarılıyor vaktin urganı. Çırpınışın daha bir canlı kılıyor can hışırtısını. Can pareleniyor: tuğlaları düşüyor ömrünün. Keyfini çevreleyen duvarlar yıkılıyor. Hayal kulelerin yıkılıyor hüzünlerin vuruşuyla. Yıkılmak üzere olan bir duvarın önüne sürükleniyorsun. Gövdenin dem-be-dem toprağa yıkılıyor. Gözünün karanlığa akışını görüyorsun. Kemiklerinin toz olmuş haline şaşıyorsun.

 

“...o darağacı ise ölüm ve z******* ve firaktır ki, gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur.”

 

Mûsa’nın[as] şaşkınlığı çarpıyor yüzüne. Yıkık duvarın onarılmasına şaşırması gibi, kurumuş kemiklerinin yeniden hayat bulmasına aklın ermiyor: “Nasıl yaparsın bunu?”

***

 

Said Nursî’nin Yedinci Söz’ü her anına Hızır ile Mûsa kıssasının sancısını taşıyor aslında. İlk olarak, farkediyorsun ki, Rahîm olan Rabbin bir Hızır dokunuşuyla varlık gemini acz ve fakr ile yaralamış. O yaraların sancısıyla O’nun rahmetine koşuyorsun. İkinci olarak, anlıyorsun ki, Hakîm olan Rabbin ecelini ardın sıra koşturarak, Hızır’ın dokunduğu çocuk gibi canını katle yazmış. Ecelin telaşıyla, yolcu kalmaya değil, gitmeye ayarlı olduğunu anlıyorsun. Şu dünyada bir ağaç altında gölgelenir gibi gölgelenen o kutlu yolcunun hâlini kuşanıyorsun. Son olarak, görüyorsun ki, Kadîr olan Sahibin ölümü ve ölümün beslediği ayrılıkları yıkık duvar gibi her daim gözünün önünde tutuyor. Hızır suskunluğu ile, kabrinin yıkık taşları altında, ömrünün dağınık yaprakları arasında senin için sonsuzluk sırrını saklıyor.

 

 

 

24/11/2006

hızır'ın sana ne fısıldadı?

İsteyerek işlediğin hata/lar yüzünden üstüne istemeden giydiğin bir elbise gibi değil midir pişmanlık? Yaptığın, yaptığını bildiğin, yaptığını unutmayacağın hataların elinde dikilir bu elbise... Bağışlanmış olduğunu bilmen bile pişmanlık gömleğinin düğmelerini çözmeye yetmez.

 

Aslında üstüne değil, içine giyersin bu elbiseyi... O kadar içeriden giyinirsin ki, sen onu değil de o seni giyinmiş gibidir. Astarı dışarı bakar; kumaşın görünen yüzü içine doğrudur. Başkalarına sevimsiz astarını gösterir; dikişlerinin sarkmış uçlarını sergiler, hatalı ve günahkâr olduğunu dillendirir. Sana gösterdiği yüzü ise daha sevimlidir; içindeki o kırgınlıkla seni yeni hatalardan alıkoyan, günahın sancısını hissedilir kılan aldatmaz bir nasihatçıdır. Sık sık kulağına eğilir, konuşur seninle. Kendini unuttuğun zamanlarda, usulca kenara çeker seni, yeniden yola koyar.

 

Yaptığın, yaptığını bildiğin ve yaptığını unutmadığın hata ile bir çeşit sözleşme imzalamış gibisindir. O hata, geçip gitmiş olsa da, bıraktığı pişmanlık yoldaşın olacaktır bundan böyle. Üzerinden hiç çıkaramadığın elbise gibi. Hep onunla yürüyeceksin.

 

Pişmanlık yanında bir Hızır gibi yürür. Baştan uyarır seni. Hızır’ın[as] Mûsa’yı[as] uyarması gibi: “Benimle beraberliğe sabredemezsin.?” Yoluna hiç ummadığın anda çıkan, anlamını bilemediğin işler yapan, her kertede şaşırtan, irkilten, yadırgatan bir yoldaştır pişmanlık...

 

Sen de Musâ’nın Hızır’ın yanında yürümesi gibi yürürsün pişmanlığının ardı sıra. Önce kusursuzluk gemini deler pişmanlık; hata edebilir olduğunu gösterir sana. Sen de Mûsa gibi çıkışırsın hemen: “Halkını boğmak için mi deldin onu?”

 

Oysa çok sonraları farkedeceksin ki, kendini kusurlu bilmen, seni gururunun elinden kurtaracaktır. Kusursuzluk gemin delinince, nefsinin kalbini gasbetmesi önlenmiştir. Günahın ile öylesine mahçup olursun ki, kendini günahsız sanan nicelerinden daha büyük bir yakınlık kazanırsın Rabbinin katında. Hataların yakarışın kapısını açar, mahçubiyetin seni Rabbinin kapısında sabit tutar. Akl/anmamışlığın rahmetin eteğine sımsıkı yapıştırır dudaklarını. 

 

Sonra, tekrar kuşanırsın sabrını... Pişmanlığının koluna bir daha girersin. Yeniden yürürsünüz yan yana. Ama bu defa yaptığı affedilir gibi değildir. Görünür bir sebep yokken içinde büyüttüğün, cennetin bahçelerinde oynattığın masumiyet çocuğunu öldürüverir pişmanlık Hızır’ı. Masum değilsindir artık; günahkârsındır. Bak, kirlendin, karalandın! Çıkışırsın hemen: “Tertemiz bir canı katlediyorsun ha! Gerçekten sen fena bir şey yapıyorsun!”

 

Oysa, ancak sonradan anlayacaksın ki, hatadan dönmen hataya hiç düşmemenden daha sevimlidir Rabbinin katında. Günahkârlığın getireceği kârlar için günahsızlığının boynunun vurulması gerekmektedir. Aklığının peşine günahın ağına düşmeden düşemiyorsun işte... Öyle bir yangın ki yandığın, ancak kendi küllerinle söndürebiliyorsun yangınını...

 

Pişmanlığın bu sırrı bilmeyişini de yüzüne vurmaz. Yoldaşlığa yeniden kabul eder seni.  Ancak bu defa hiç hak etmeyenlere yapılan iyiliktir itirazının sebebi. Hızır’ın kendilerine yiyecek vermeyi reddeden köylülerin yıkık duvarını hiç ücret istemeden onarmasına itiraz eder Mûsa. Oysa, bilmez ki, Hızır, duvarı onararak, duvarın altında saklı ve iki yetime ait hazinenin başkalarının eline geçmesini önlemiştir.

 

Yıkık duvarların altında günahlara rağmen içinde büyüttüğün, yetim bıraktığın masumiyetin rahmetten ümitlenme hazinesi saklıdır. Pişmanlık, sana hata edebilir olduğunu bildirerek, başkalarının hatalarını da affetmeyi, yıkık duvarlarını onarmayı öğretir. Pişmanlığının elinden tutarsan, dostunun bahçesindeki yıkık duvarları onarabilirsin. Kardeşinin hatasını örtüp kusur duvarını onarırsan, bir gün onun pişmanlıkla geri dönmesine yol olursun. Böylece, hatalarının altında saklı, günahlarının içinde gizli rahmet ümidini hem kendin için hem onun için korumuş olursun.

 

Öyleyse, pişmanlığının yoldaşlığına itiraz etme... Sessiz Hızır’ın ile yolunu ayırma!

5/11/2006

"kadri büyük gece"

kadri büyük bir kitab,

kadri büyük bir meleğin diliyle

kadri büyük bir elçinin eliyle

kadri büyük bir ümmete

 indirildi bu gece..

I.

bu gece kadrinin bilindiği gece..

bu gece kadrini bilmen gereken gece..

bu gece kendinden fazlası olduğun gece..

bu gece varlığının göklere taştığı gece...

bu gece....

Erişilmeyen raflardan sofrana indirilenin paylaştırıldığı gece...

Ellerin uzanamadığı yücelerden avuçlarına doldurulanların taksim edildiği gece...

Sonsuzluk müjdesinin, ölümsüzlük tesellisinin yeryüzünün açık yaralarına merhem edildiği gece...

 

II.

Hep şikayetçi değil miydin kuyrukta bekletilmekten? Sıradan sayılmaktan? Önemsenmemekten? Sesini duyuramamaktan?

Ne kadar heveslendin ünlü biri olmaya? Herkesçe tanınmayı çok isterdin.  Hiç kuyruğa sokulmamayı, bekletilmemeyi.... Söylediğinin dinlensin isterdin. Önemsenesin. Adın dünyada büyük harflerle yazılsın diye bekledin.

 

Şimdi sırası işte.. Bu gece kadir gecesi. Kadrinin sayıldığı gece. Hatırının bilindiği gece..

 

Rabbin seni sırada bekletmiyor; hemen huzuruna alıyor. Hatırını sayıyor.

Rabbin seni sıradan saymıyor; biricik kulu eyliyor. Önemsiyor varlığını.

Rabbin seni önemsemezlik etmedi hiç. Her söylediğini hemen duyuyor. Önemsediklerini önemsiyor.

Dile getirdiklerini değil sadece, dile getiremediklerini de dua kabul ediyor. Fısıltılarını, iç çekişlerini, tereddütlerini de işitiyor.

Sırdaşlarına söylediklerini değil sadece, kendine bile söyleyemediğin kusurlarını ayıplamadan yüzüne vurmadan bağışlayacağını söylüyor...

 

Bu gece kadir gecesi.. kadrinin bilindiği gece.. hatırının sayıldığı gece...

Karalıklarını rahmetin ırmağına bırak bu gece.. Affeden, affetmeyi seven, severek affeden Rabbin içine attığın, unuttuğun, susturduğun pişmanlık sızılarını da özür kabul ediyor, seni aklayacağını müjdeliyor.

Hatalarından çok hatırını sayıyor..

 

Bu gece önemsendiğin gece.. bin geceden hayırlı gece...

Göklü kervanlar müjdeler taşıyor ayağına.. günahlarının utancından kurtulmayı vaadediyor rabbin sana. geçmiş hatalarının eteğini habire çekiştirmesine bir son veriyor. Birikmiş kusurların ayağına taktığı çelmelerden kurtarıyor seni Rabbin.. yeni bir hayat sunuyor sana.

Bu gece ak sayfalara çağırıyor sesini..

Bu gece huzurunda durultuyor telaşlı nefeslerini.

Bu gece yakınlığında diriltiyor ölü kelebeklerini..

 

Rabbin bu gece, dudağından düşen her heceye sonsuz hayatlar ekliyor.

Rabbin bu gece, nefesine dolaşan her yakarışa sınırsız bağışlar sunuyor.

Rabbin bu gece, yüzüne değen her damla göz yaşından bitimsiz kevserler doğuruyor.

Olduğun gibi kabulleniliyorsun bu gece..

Ayıplanmadan.

Yüzünü vurulmadan.

Başına kakılmadan.

Şart koşulmadan.

Bekletilmeden.

Önce sen..

Önce sen.

Sadece sen..

Huzura alınıyorsun.

Yüzünü yerden kaldırıyor Rabbin.

Utançlarını bitiriyor.

Kusurlarını siliyor.

Rahmetinin serinliğinde teselli ediyor seni..

Yeni/den seviyor.

Hiç hata etmemiş gibi yanına alıyor.

Yüzünü yerden kaldırıyor...

 

III.

Bu gece takdir gecesi...

sana takdir edilenler yeniden hesaplanıyor.

Adını yazdırman bekleniyor cömertlik defterine...

Yerini alman bekleniyor rahmet yağmurunun altında.

Takdir senin. .

Sana takdir edileni çoğaltmak  elinde.

Sana pay edileni çok etmek diline kalmış..

 

Bak...

Avuçların boş, dudağın çatlamış. Yağmura kavuşacak mısın? Alnına değecek yağmurun damla damla sayıldığını bil, bu gece. Duayı al avuçlarına. Umudun için rahmet göğünde bulutlar biriktir.

Takdir gecesi bu gece.. Hırslarının kuytusundan çık, heveslerinin uçurumundan kaç. Payına düşecek müjdeleri çoğalt.

 

Bak...

Umutların boşlukta... Tutunacak yer bulacak mısın? Dudağına gelecek ekmeğin lokma lokma bölündüğünü bil, bu gece. Duayı dokundur dudağına. Rızkın için rahmet bağına ekinler bırak.

Takdir gecesi bu gece... Çoğaltıp biriktirmenin telaşını bir kenara bırak. Sana  kalacaklara bak, seninle olacakları çoğalt.

 

 

Bak....

Hasretlerin yokluğun eşiğinde. Varlıktan içeri çağrılacak mısın? Ölümünün ve ömrünün kaderin kefelerinde tartıldığını bil, bu gece.  Duayı yoğur dakikaların hamurunda.  Ömrünü rahmet çağının sonsuz günlerine bitiştir. 

 

Takdir gecesi bu gece... Aynaların övgüsünü bırak. Ettiklerine niyet kat; canını ve malını cennet karşılığı Rabbine sat.

Kadir gecesi bu gece.... Gecenin kadrini bilenlerin gecesi.

 

 

IV.

kadri büyük bir kitab,

kadri büyük bir meleğin diliyle

kadri büyük bir elçinin eliyle

kadri büyük bir ümmete

indirildi bu gece..

 

farkında mısın

kadrin ne kadar yüksekte...

farkında mısın

hatırın ne kadar el üstünde...

haydi, durma, varlığını dilinin ucuna taşı.

dua dua göğe yürü..

haydi, durma, hasretlerini nefeslerine taşır.

dua dua göğe yürü.

« Önceki :: Sonraki »